l TOPLAM KALİTE

Wednesday, January 28, 2009

SİZİN BAŞARINIZ, BİZİM DE BAŞARIMIZ OLACAK MI?


Öğrencilerimle mümkün olduğu kadar irtibat hâlinde kalmaya ve ne gibi çalışmalar içinde olduklarını öğrenmeye çalışırım. Bir zamanlar üniversitede okutman olarak çalışırken tanıştığım Dilek Yüksel Hanım da iletişimi korparmadığımız öğrencilerimden birisidir. Okulu bitirdikten sonra bilgisayar öğretmenliği yapmaya başlayan Dilek Hanım, çalıştığı okullardaki çalışmalarıyla sık sık dikkat çekiyordu. Adanmış ve ilgili bir öğretmen olarak, öyle herkesin üstüne almak istemeyebileceği işlere gönüllü olarak koşuyor ve farklı başarılara imza atıyordu. En son Gazze ve özellikle çocuklarla ilgili bir konuda yeni bir çalışmasıyla gündeme geldi. (Yazının sonunda verdiğim linkte onun çalışmalarıyla ilgili bir gazete yazısını bulabilirsiniz.) Dilek Hanımın başarıları, bizim için de birer başarıdır, başka bir deyişle toplam kalite adına önemli adımlardır. Fakat ne yazık ki, "başarı" olarak adlandırılan her şeye Dilek Hanım’ın başarılarına sevindiğim gibi sevinmem mümkün olmuyor. Çünkü bazı "başarılar", bizim de başarımız veya kazancımız anlamına gelmiyorlar.

Tebrik edemediğim “başarılar” konusunda çeşitli örnekler vermem mümkün. Söz gelimi, mahallemizdeki bir kahvehanede çalışan genç bir arkadaşımızla sohbet ediyorduk. İyi görünüşlü; ciddî bir tavra ve kaliteli iletişim becerilerine sahip olan bu arkadaşım, çalışmakta olduğu kahvehaneden ayrılıp yeni bir yerde işe girmişti. Bu yeni işyerine yeni müşteriler çektiğini ve satıştan pay aldığı için artık daha iyi bir gelire sahip olduğunu söyledi. Ben bunu nasıl gerçekleştirdiğini sorunca da, genellikle orta yaş ve üzeri kişilerin geldiği bu kahveye, gençleri de çektiğini, bu yeni ve genç müşteri kitlesinin de ciroyu artırdığını belirtti.

Bir keresinde bu arkadaşım kahvehane hayatını sevmediğini söylediği için ona başka bir iş bulma girişimim olmuştu. Onun için bir iş adamından randevu almıştım, ama o iş görüşmesine gitmemişti. Yani bir seçim yapmıştı. Bu yeni kahvehanede daha çok para kazanıyor ve böylece başka bir ilde yaşamakta olan ailesine de daha çok para gönderebiliyordu. Ama yıllardır gençleri kahvehanelerde zaman harcamamaları konusunda uyaran birisi olarak, ben bu arkadaşa ne diyecektim? Çünkü onun “başarısı” benim başarım değildi!

Sosyal hayata daldıkça, bu durumu daha sık yaşıyorum. Karşımdaki kişi bana “başarılarından” söz ediyor. Bazen, "başarı" dediği şeyin ayrıntılarına indikçe, bu şeyin benim veya bizim sevinebileceğimiz başarımız olmadığını anlıyorum. Bunun sonucunda, karşımdaki kişiyi suskunluk içinde dinlemekten başka çarem kalmıyor.

Bir gün Beşiktaş’tan Taksim’e gitmek üzere bindiğim otobüste etrafa bakınırken, önümüzdeki diğer bir belediye otobüsünün arkasında bir banka reklamı gördüm. Reklamda “İstanbul arabasız çekilir mi?” diye bir yazı vardı. Beşiktaş’tan Taksim’e normalde 15 dakikada gitmek mümkünken, trafik sıkışıklığından dolayı 30-40 süren bu yolculuk sırasında ve üstelik bir belediye otobüsünün arkasında bu reklamı görmek beni gülümsetti. Etrafa baktım, belki 100 özel arabadan sadece birisinde 1 kişiden fazla yolcu vardı. Her dört çocuktan birisinin astım olduğu İstanbul’da daha fazla kişinin araba satın alması için kredi vermeye çalışan bu bankanın bu konuda kazanacağı bir “başarı” bizim de başarımız mıydı? O bankadan o reklamı koparan belediyenin “başarısı” ve o reklamı tasarlamış olan reklamcının “başarısı”, bizi de mutlu ediyor muydu? Toplu taşıma araçlarıyla yolculuk etmeyi tercih eden kişilere, “siz ne kadar safsınız yahu!” diyen reklamları otobüsüne alan ve aslında kendisiyle dalga geçen bir belediyecilik anlayışı da bir yandan hayli neşe verici!

Bir keresinde, alkollü içki satan bir dükkandan bir şeyler satın alıyordum. Dükkanın sahibi, alkollü bir müşterisiyle “kafa buluyordu”. Bu kadar traji-komik bir görüntü olamazdı! Sarhoş olmalarından ve öyle kalmalarından nasiplendiği ve geçimini temin ettiği insanlardan birisiyle dalga geçiyordu! Halbuki dalga geçtiği kişi bir kullanıcı, kendisi ise bir satıcıydı! Bu “satıcının” “iyi iş” yaptığı belli olan dükkânında kendince “başarıyı” yakaladığı ve bir türlü bırakamadığı da belliydi!

Toplam kaliteye ve insanlığa katkıda bulunan kişilerin varlıklı olmaları beni sevindirir, çünkü bu şekilde çalışmalarını sürdürebilirler ve yeni başarılara imza atabilirler. Başarıları, bizim de kazancımız olan kişi ve kurumların varlıklı olmaları benim için memnuniyet vericidir. Dolayısıyla “başarı” kavramını sadece hayır işleriyle veya kâr amacı gütmeyen çalışmalarla anmak da yanlış olur.

Sonuç olarak “Başarı”, hoş bir kavram. Başka bir tabirle, kavramın kendisinde bir sorun yok. Fakat bir vasıf olarak, her zaman doğru kullanılmadığı da bir gerçek!

Üzerinde sıklıkla düşündüğüm temel soru şudur:

Benim başarım, başkaları için de bir başarı, dolaylı veya dolaysız olarak onlar için de bir kazanç olacak mı? Yoksa benim kasamdaki artış veya hayat kalitemdeki gelişme, toplam kaliteden mi eksilecek?
------------
www.savassenel.com
------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Dilek Yüksel Hanımın Çalışmalarıyla İlgili bir yazı
Vizyonumuz-Misyonumuz Netleşmedikçe, Hayatımız-Günümüz Netleşmeyecektir
Bunu Sizden Başka Söyleyen Olmadı!
Kurnaz Değilim, Ama Kurnazları Tanırım!
Bu Nasıl Ticaret Kanka?
İnsan, Bazen Hayata Karşı Çocukça Bir Küskünlük Duyabilir
Yapmış Olduğum Bazı Anlaşmaları Bozduğum Oldu? Neden mi?
Meğer Kitap Yazmak Ne Kadar Kolaymış!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , ,

Monday, January 05, 2009

OĞLUMUN LİDERLİK SERÜVENİ


Bir akşam gezmesinde, sakin bir kaldırımda yürürken, oğlum neşeli bir şekilde hoplayıp-zıplıyordu. Kendisine dikkat ediyor ve eğlencesini ona zarar vermeyecek bir şekilde sürdürüyordu. Biz de buna itiraz etmiyorduk. Daha sonra 4,5 yaşındaki kızım da 9,5 yaşındaki ağabeyinin hareketlerini taklit etmeye başladı. Ama ağabeyi için sorun olmayan hareketler onun için sakıncalı olabiliyordu. Sözgelimi o da ağabeyinin üzerinden atladığı su birikintisinin üzerinden atlamaya kalkıştı, ama beceremedi ve ayakkabıları ıslandı. Dolayısıyla oğlumu daha sakin bir şekilde yürümesi için uyarmak zorunda kaldım. Bu yeni hayat oğlum için yeni bir deneyimdi, çünkü yalnızken yapabildiği şeyleri şimdi yapamıyordu. Üstelik yaptığı şeyler, ne bizim ne de oğlumun açısından yanlıştılar. Ama artık, arkasında ona bakıp, onun hareketlerini beceriksizce taklit eden ve bundan dolayı zarar görebilecek küçük kız kardeşi vardı.

Bir yandan çocukları göz hapsinde tutarken, bir yandan da liderlikle ilgili olarak düşünmeye başladım. Liderliğin bir seçim olmadığı, aslında bir mecburiyet olduğu gerçeği aklıma geldi. Benim oğlum birisine örnek olmayı seçmemişti. Yani kız kardeş sahibi veya ağabey olmak onun programında yoktu. Ama artık onu seven, takip ve taklit eden bir kız kardeşi vardı ve bu durumda, o da kız kardeşine karşı sorumlu bir konuma gelmiş oluyordu.

Bir çok kişi, liderliği parti başkanlığı gibi seçimle elde edilen makamlar veya pozisyonlarla ilgili bir kavram sanıyorlar. Liderlik dünyaya gelmiş olan herkesin kendisini içinde bulduğu doğal bir konumdur. Sizi seven ve örnek alan kişiler varsa, yapmanız gereken bir seçim var demektir. Ya bu durumu görmezden geleceksiniz ya da kendinizi geliştirerek, kitaplar okuyup, etkin liderleri takip ederek bu durumun hakkını verme çabası içinde olacaksınız.

“Ben kimseyi bir yere götürmüyorum ki? Ne liderliği? “derseniz, ben de şunu derim: “Yani çocuklarınız, aileniz veya sizinle ortak hayatları olan başka insanlar ya bir yere gitmiyorlar ya da onlar sizin değil başkalarının gittiği veya gösterdiği bir yola gidiyorlar.” Birinci seçenek, yani onların bir yere gitmediği şeklindeki seçenek söz konusu değildir. Çünkü herkes bir yere gider; hayatla ilgili yasalardan birisi budur. Dolayısıyla siz hiçbir yere götürmezseniz, sizi örnek alabilecek olan bu kişiler, sizinle veya başkalarının peşinde yollarına devam ederler.

Bir yazıda sıradan bir kişinin hayatı boyunca yaklaşık on bin kişiyi şu ya da bu şekilde etkilediğini okumuştum. Belki sizin kullandığınız parfüm hoşlarına gidiyor, gidip onu alıyorlar, belki de sizden etkilenip sizin içinde bulunduğunuz bir organizasyona katılıyorlar. Etkilediğiniz konu büyük veya küçük olabilir, ama gerçek şu ki, hepimiz birilerini etkiliyoruz. Mesela sigara içiyor olmanız, sizi seven kişilerin kendi kendilerine “o bile sigara kullanıyor” demelerine ve bu konuda kendilerini kandırmalarına sebep olabilir.

Kişiler zamanla sizin bazı konularda yanlışlarınız olduğunu düşünmeye başlayıp, sizin hatalarınızı taklit etmekten kaçınabilirler de. Siz hangisi olmak isterdiniz: Çevresindeki insanların sevdikleri, ama hataları dolayısıyla iyi bir örnek olmadığını düşündükleri birisi mi, yoksa hareket ve tavırlarıyla da kabul gören birisi mi? Birinci durumda sizi yine de seviyor olabilirler. Ama sizi örnek almayacakları gibi, sizden gelen şeyleri tartmaya, ölçüp-biçmeye başlarlar.

Aslında sürekli seçimler yapıp tercihlerde bulunuyoruz. Mahallemde benim tanımadığım, ama beni tanıyan çocuklar var. Ben yere çöp atarsam, onlar da aynısını yapabilirler ve benim bu konudaki rolümden haberim de olmayabilir! Üstelik liderliğin, daha da dikkatli olmamızı gerektiren, şu çilesi de vardır: Yaptığınız iyi şeyler zamanla ve kısmen, kötü şeylerse hemen ve çoğunlukla taklit edilirler!

Radyoculuk günlerimde çok dikkatli davrandığım bir konu vardı: Stüdyoda aksilik olabilir ve teknik elemanların dalgınlığı sebebiyle, haberiniz olmadan yayına bile çıkabilirdiniz. Yani siz mikrofonunuz kapalı sanırken, aslında mikrofon kazara açık kalmış olabilir ve öksürdüğünüz de bu yayına girebilirdi. Veya bir şeye kızıp kendi kendinize söylenirken de yayına çıkabilirdiniz. Dolayısıyla ben sadece stüdyoya girdiğim andan itibaren değil, radyonun kapısından girdiğim andan itibaren yayındaymışım gibi davranırdım. Bu durumda stüdyoda disiplinli davranmam daha da kolay olurdu. Çünkü sözünü ettiğim bu "farkında olmadan yayına çıkma durumu" birkaç programcının başına gelmişti ve hiç de hoş olmamıştı.

Liderlik de böyledir. Her yerde her zaman sizi görebilecek birisi olabilir, sizi örnek alabilir veya sizden etkilenebilir. Sözgelimi sadece kendi aileniz için değil herkes için örnek sayılabilirsiniz. Sadece sizin çocuklarınız değil, başka bir ailenin çocuğu da sizden etkilenebilir. Çünkü çocuktur ve ona bütün büyüklere saygı duyması öğretilmiştir.

Dolayısıyla, aslında hepimiz yayındayız, bunun farkında olmalı ve ona göre davranmalıyız diye düşünüyorum.

Unutmayın bir konuya ilgisiz kalmanız, o konuyla ilgili olarak seçim yapmadığınızı göstermez.
----------------

Labels: , , , , , , ,

Sunday, December 28, 2008

YAPMIŞ OLDUĞUM BAZI ANLAŞMALARI BOZDUĞUM OLDU! NEDEN Mİ?


Size yapılan bir iş teklifi üzerine sağlıklı bir şekilde pazarlık yapabilmeniz için, öncelikle konuyla ilgili parametrelere-unsurlara hâkim olmanız gerekir. O işi yapmak için nelerden vazgeçeceğinizi, ne kadar emek vereceğinizi ve bu durumun size getirdiği kaybı ve dolayısıyla toplam maliyeti belirlemeniz önemlidir. Karşınızdaki kişiye veya kişilere bir şekilde duygusal anlamda borçlu olsanız da, yapacağınız fedakârlığın ölçütlerini sizi hırpalamayacak şekilde ayarlamanız da gereklidir. En sonunda da size önerilen işi yaparken size makul bir kâr sağlayan ve bir yandan da karşınızdaki kişiyi veya kişileri de fayda getiren bir fiyat belirlemeniz ve daha sonra da, bu fiyatı net bir şekilde dile getirmeniz beklenir. Ama sizden hizmet alan kişilerin peşin para vermeleri veya sürekli hizmet almaya hazır almalarıyla onlara indirim yapmaya hazır olabileceğiniz bir rakam vermelisiniz.

Hizmetlerini veya ürünlerini satarken bu noktaya kadar olan aşamalarda eksiklikleri olan bir çok kişi var. Ama bir çok kişi de bundan sonraki adımda, zihninde netleşen rakamı söyleyip, o rakam üzerinde veya ona yakın bir rakam üzerinde “direnebilmek” konusunda zayıftırlar.

Bir eğitimci olarak iş dünyasına yeni girdiğim dönemlerde, işadamları ve işkadınlarıyla iş anlaşmaları yaparken en çok zorlandığım nokta, işte bu aşama olmuştur. Evet, hizmetlerimin maliyetlerini ve fiyatlarını belirleme konusunda da kısa bir deneyim süresine ihtiyaç duydum, ama en çok zorlandığım konu belirlediğim rakamlarda direnmek olmuştur.

Önceleri hiç de kâr etmediğim fiyatları kabul ettiğim, ama sonraları doğru fiyatları belirlemeyi öğrendiğim bir süreç oldu. Ama bana şu anda en ilginç gelen deneyimlerim, ne bana ne teklif getiren kişiye ve ne de işin sağlıklı yürümesine yarar sağlamayan anlaşmalardır. Karşısında, pazarlık yapma ve parametreleri belirleme konusunda deneyimsiz bir eğitimci gören deneyimli kişiler, pazarlık etkinliğini “abartıp” aslında o işin yapılması mümkün olmayan fiyatlar önermektedirler. Yani ben naif bir tavırla “evet” cevabı versem bile, teklif veren kişilerin benim o işi, o fiyata yapacağıma inanmamaları gerekirdi. Nitekim öyle de olmuştur, yani o iş yapılmamıştır. Çünkü iyi niyetle o işi bitirmek amacıyla işe giriştiğiniz her seferde, emeğinizin “ucuza” gittiğine dair içinizde büyüyen o garip duygu sizi engeller.

Hâlbuki deneyimli işadamlarının ve işkadınlarının farkında olmaları gereken şey, makul bir indirimle “ölü fiyatı” arasındaki farktır. Yani indirimli bir fiyat hizmeti veya ürünü veren kişiye kâr getirebilirken, “ölü fiyatı” zarar getirir ve aslında o kişi bu fiyatı kabul etse de, “dostum düşük fiyat istedin, bu fiyata sen bu işi yapamazsın, biz sana bu fiyatı verelim” demelidirler. Çünkü o fiyata o iş zaten yapılmaz, yapılsa da bir işe yaramaz.

Yıllar önce 4500 soru içeren bir İngilizce soru Bankası yazmak için bir yayınevine davet edilmiştim. İlgili kişiler benden fiyat istediğinde daha önceden danışarak ve üzerinde iyice düşünerek belirlediğim hizmet bedelini söyledim ve daha sonra anlaşma yaptık. Anlaşma imzalandıktan sonra, bana söylenen şu oldu: “Hocam eğer bize daha düşük bir fiyat verseydin, sizinle anlaşma yapmayacaktık. Bize daha önce bize daha düşük fiyatlar verenler oldu ve onlarla anlaşma yapmadık. Çünkü bu iş daha düşük bir ücrete yapılmaz.”

Dolayısıyla bu konudaki “staj” dönemimde, önce kabul etmiş olduğum, ama daha sonra aslında “zarar” içerdiklerini gördüğüm bazı anlaşmaları feshetmek durumunda kaldım. Yapılmış bir anlaşmayı bozmak doğru mu? Elbette doğru değil. Ama bir anlaşmanın “sıkı” bir pazarlık içermekten öte, aslında “komik” bir bedele yapılmış olması, ben bunu anlaşmayı kabul ettikten sonra görmüş olsam da, anlaşmayı bozmak için yeterlidir. Bir yanlış yapılması diğer bir yanlışın daha yapılmasını gerektirmez diye düşünüyorum.

Dolayısıyla, işadamlarının, işkadınlarının, patronların, kısaca hizmet veya ürün satın alan kişilerin, hesaplı değil, “komik” ürün veya özellikle hizmet bedelleri önermeleri bana itici geliyor. Diyelim ki, bir ürünü gereğinden fazla düşük bir bedele aldınız ve dükkândan çıkıp gittiniz. Ama hizmet sonradan gelecek ve kişi o ücrete o hizmeti vermeyecek veya sürüncemeye alacak. Kaldı ki ürünler için de aynı şeyler geçerli. Bir şekilde komik bir fiyata aldığınız ürünün de “bereketi” olmaz, çünkü muhtemelen satış sonrası hizmetlerden yararlanamazsınız veya o ürünü aldığınız kurum veya kişi, yine aynı şekilde pazarlık yaparsanız sizinle tekrar çalışmaz.

Bir keresinde bir arkadaşım, bana öyle ilginç bir fiyat önermişti ki, ona şunu söylemekten kendimi alamadım: “Benim senin için harcamamı istediğin kadar zamanı sen bana aynı fiyattan ver, alanın olan konuda ben senden eğitim alayım. Kabul mü?” Onun cevabını söylememe gerek yok, siz de tahmin edersiniz sanırım!

Bu arada bana önerilen “komik” bedellere, “hayır” demeyi öğrenmiş olduğum için, sonradan vazgeçmek zorunda kalacağım anlaşmalar yapmıyorum artık. Bunu da söylemiş olayım!
---------------

Labels: , , , , , , ,

Saturday, July 19, 2008

KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?


Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.

Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Hayatı Iskalama Lüksün Yok!

Labels: , , , ,

GİRİŞİMCİLERİN ÖNCELİKLERİ (39)


Değişik vesilelerle gittiğim etkinliklere çevremdeki kişileri de davet ederim. Benim davetim üzerine bana genellikle iki tip soru gelir: Birinci soru “etkinliğin ücreti ve süresi nedir?” ikinci soru ise “etkinliğin süresi ve ücreti nedir?” Gördüğünüz gibi bu iki soru arasındaki fark aslında sadece sözdizimseldir, başka bir deyişle kelimelerin sıralanışıdır. Ama bu diziliş, bir yandan da davet edilen kişinin önceliğini belirler.

Davet ettiğimiz etkinlikler genellikle akşamları ve hafta sonlarında yer aldıkları için kimse işini bırakıp da gelmek zorunda kalmaz. Ama kişi yine de “etkinliğin süresi ve ücreti nedir?” sorusunu soruyorsa, bu onun zamanı daha çok önemsediğini gösterir. Çünkü bu grup için zaman paradan daha önemlidir. Zira para kazandıran veya kâr amacı gütmeyen sosyal içerikli projeleri vardır ve zamanlarını boşa harcamak istemezler. “Etkinliğin ücreti ve süresi nedir?” sorusunu soranlarsa çoğunluktadırlar ve onlar için para zamandan bir şekilde daha önemlidir veya daha acil bir ihtiyaçtır.

Girişimcilerin de birinci soruyu sordukları zamanlar olur. Ama genel tavırları itibariyle, zamanı önemserler. Tabi ki bu durum parayı önemsemedikleri anlamına gelmez. Paranın harcanması konusunda da hassastırlar. Fakat zaman onlar için en pahalı şeydir.

“Girişimci” derken yalnızca iş adamlarını veya iş kadınlarını kast etmiyorum. Bir insan memurdur ve bununla birlikte mesai saatleri dışında emek verdiği projeleri vardır. Sözgelimi kitaplar yazıyor, kendi sosyal çevresiyle ilgili bir konuda zaman harcıyor veya kendi işini kuruyor olabilir. Benim girişimci tanımım, kişinin mesai saatleri dışında neler yaptığıyla da ilgilidir.

Ama bir yandan da, sözgelimi şirketinde terfi etmek isteyen birisine “girişimci” değil “girişken” demeyi tercih ederim. Bu anlamda “girişimci kimdir?” dersek mesela “simitçiler” derim. Çünkü bir girişimcinin karşılaşabileceği her türlü riskle mikro planda karşılaşmaktadırlar.

Bir ara bir kurumda İngilizce öğrenmekle ilgili seminer vermiştim. Orada herkes kendisine "girişimci" diyordu. Fakat sonradan anladım ki, İngilizce öğrenmek için gerçekten neler yapılması gerektiğini anlamaya çalışmaktan çok, kısa yollar öğrenmeye gelmişlerdi. Hem yerli dizileri seyretmek, hem futbol maçlarını kaçırmamak hem de İngilizce öğrenebilmek istiyorlardı! “Bir konuda girişimci olmanın ilk şartı, bedel ödemektir ve bazı kavramları da çok sulandırmamak lazım” diye düşünüyorum.

Dolayısıyla özellikle maddî ve manevî getirileri olan projeleriniz varsa ve bunları çevrenizdekilere sunuyorsanız, zamanı önemseyenlere öncelik verin derim. Çünkü bu insanlar, meşgul insanlardır ve gerçek şu ki meşgul insanlar, yeni projelere daha açıklardır veya kendileri projenizi güzel buldukları hâlde bir sebepten ilgilenemeseler bile, sizi bir çok kişiyle tanıştırabilirler.

Her konuda “bu kaç para?” diye soran kişiler de sizin muhatap kitlenizdirler. Bu insanların bir kısmı, parasızlığın aklı başında projelere yatırım yapmakla çözülebileceği fikrine genellikle uzaktırlar ve çok da zamanınızı alırlar. Fakat bir kısmı da her şeyin önce fiyatını sormaktan “bıkmış” bulunup bir çözüm arıyor olabilirler. Onlarla da kısa bir görüşme yapıp hangi gruptan olduklarını anlamak ve onlara ne kadar zaman harcayacağınıza karar vermek size düşüyor. Umarım istediğiniz bir bakış açısıyla karşılaşırsınız.
--------------------
www.savassenel.com
--------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Seminerlerden Neler Beklenmelidir?
İnanın Değişmek Bana da Zor Geliyor, Ama Ne Gelir Elden!
Parasızlık mı, Öncelikler mi?
Sorun Para mı Tavır mı?
Rahatlık Bölgesi Nedir?
Neden Girişimciler Şiir Okumalıdırlar?
”Fiyat” ve “Maliyet” Kavramları Arasındaki Farkı Biliyor muyuz?
Sosyalleşmek Masraflıdır.
Üniversiteler Girişimci Yetiştirirler mi?
Savulun Sivil Girişimciler Geliyorlar!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

Labels: ,

Tuesday, July 08, 2008

KİMLER DAHA BİLGİÇTİRLER, KİTAP OKUYANLAR MI, OKUMAYANLAR MI? (38)


“Bilgiç” deyince bildiklerini ve öğrenmiş olduklarını yerli-yersiz sergileyenler ve birikimlerini başkalarını “mat etmek” için kullananlar aklımıza gelir. Bazen de bu bilgiç tavrı aslında “bilgiç” olmayan, ama zihinleri “doğrucu” bir şekilde çalışan kişilerde de görürüz. Mesela oğlumun (onu yukardaki resimde görebilirsiniz) yanında bir rakamı veya ayrıntıyı yanlış veya eksik bir şekilde söylediğiniz zaman, oğlum sizin ifadenizi hemen düzeltir. Fakat bunun sebebi, kendisini ispatlama veya sizi zor durumda çabası değildir; sadece yanlış şeyleri düzeltmesi gerektiğine dair olan inancıdır. Yani bu türden kişilerin yaptıkları şey, bir şeyi düzeltmeye çalışmaktır. Yoksa kendilerini korumak veya size zarar vermek çabasında olmadıkları gibi, bilgiç kişiler de değillerdir.

Okuduklarını gerçekten “bilgiç” bir tavırla başkalarını mağlup etmek veya küçük düşürmek için kullananlar hariç, ben aslında kitap okuyanları değil, kitap okumayanları “bilgiç” bulurum.

Kitap okuyamadığına üzülen veya kitaplardan uzak oluşlarını biraz mahcubiyetle ifade eden veya kitap okumaya nedense ihtiyaç duymadıklarını veya alışamadıklarını samimiyetle ifade eden kişiler vardır ve ben onlara saygı duyuyorum. Kitapla buluşmaları konusunda onlara yardımcı olmaktan keyif alıyorum ve en kısa zamanda kitaplarla buluşmalarını yürekten istiyorum. Bir yandan da kitap okumasalar da sesli dokumanlar, seminerler veya sohbetler dinleyerek kendilerini geliştiren kişiler vardır. Onları da takdir ediyorum. Evet, kitap okumuyorlar belki, ama yine de bir takım kaynakları kullanarak, başka kişilerin birikiminden yararlanıyorlar.

Fakat “tenis oynamıyorum”, “ketçap yemem” veya “Kurtlar Vadisini Seyretmem” der gibi, “kitap okumam”, “kitap okuyacak zamanım yok” veya “kitap okumuyorum” gibi ifadeler kullanan ve bu konuda en ufak bir üzüntü duymayan kişiler vardır. Bu türden kişilerin bir kısmı da işi biraz daha ileri götürüp, kitap okumanın genel anlamda çok da yararlı olmadığını söylemeye de cür’et ederler.

Bence “bilgiç” vasfını tam anlamıyla hak eden kişiler bunlardır. Başkalarının yazdıklarını okumayan bir insanın aslında ne kadar bilgiç olduğunu anlamak için, öncelikle kitap okumanın ne anlama geldiğine bakalım: Düşünün ki siz kitapçıdan bir kitap aldınız ve okumaya başladınız. Bu tavrınızı açarsak, içinde şu ayrıntıları barındırdığını görürüz: Bir başkasının yazdığı bir kitaba para ve daha önemlisi zaman ayırmanız, o kitaptan bir şeyler öğrenebileceğinize inandığınızı, bu konuda istekli olduğunuzu ve dahası sizin mutevazı bir kişi olduğunuzu gösterir. Çünkü başka birisinden bir şeyler öğrenebileceğinizi kabul etmek, alçakgönüllü bir tavırdır.

Şimdi bu tavrın tersini düşünelim: Bir kişi, hiçbir kitabı okumuyor veya hiçbir semineri dinlemiyor. Sizce o kişinin bu tavrıyla verdiği mesaj nedir? Bence şudur: “Ben bana yeterim, başkalarının bilgi ve birikimleri bana ne bir şey kazandırabilir ne de bir şey katabilir!”

Şimdi belirteceğim şu iki tavırdan hangisi “bilgiç” bir duruş içermektedir: Sözgelimi kendisi 50 yaşında olduğu hâlde 30 yaşındaki bir yazarın kitabını satın alıp-okumak için para ve zaman ayıran birisi mi, yoksa hayatında hiçbir kitaba yer vermeyen bir başkası mı? Bence ikinci kişi bilgiçdir! O kadar bilgiçdir ki, başka insanların birikimlerinden yararlanmayı reddediyor. Fakat gelin-görün ki, bu türden kişiler bir yandan da despotturlar. Kendi düşüncelerini çevrelerine dayatırlar. Benim anlamadığım şey de, kendileri başkalarından bir şeyler öğrenmeye yanaşmadıkları hâlde, nasıl olup da başkalarını onlardan bir şeyler öğrenmeye ve hatta emir almaya mecbur tuttuklarıdır. Onlar hiç kimsenin düşüncelerini önemsemeyecekler, ama biz onların söylediklerini önemseyeceğiz! Bana hayatta en komik gelen şeylerden birisi de budur!

Hayatın çeşitli renkleri, kişilikleri ve karakterleri içinde barındırdığının farkında olan birisiyim. Fakat başka insanların birikiminden yararlanmak yerine, kitapları veya başka bir takım şekillerde bilgilenmeyi reddedenlere birazcık kızgınlık besliyorum. Hele kendi düşüncelerini bizlere dayatmaya kalktıklarında artık kızgınlığımı saklamıyorum da!

Bir de “ilgisiz” kişiler vardır. Bu türden kişiler, kitap okumaya karşı değillerdir. Fakat konuya karşı ilgisizdirler. Fakat bana göre bir konuya karşı ilgisiz olmak da “taraf” olmaktır. Düşünsenize bir araba sürücüsü, trafik ışıklarına karşı ilgisiz davranıyor. Yani trafik ışıklarının kırmızı veya yeşil yanıyor olmalarıyla ilgilenmiyor. Sizce kırmızıda geçtiğinde sorumlu olmaz mı? “Ben, bu kentte trafik ışıkları olmasına karşı veya taraf değilim; sadece onlarla ilgilenmiyorum” gibi bir açıklama sizi tatmin eder miydi? Peki bunun kitaplarla ne ilgisi var? “Kitaplara ve onların toplam kalitesi üzerindeki etkisine karşı “ilgisiz” kalmak da büyük bir yanlıştır” diye düşünüyorum. Evet, kitaplara ilgisiz kalmak, kırmızı ışığa ilgisiz kalmak gibi, çabucak kötü sonuçlar doğuran bir tavır değil. Ama kitaplara ilgisiz kalmanın zamana yayılan, uzun vadeli sonuçları var ve bunları telafi etmek daha da zor oluyor.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Kitapların kişiyi nasıl dönüştürdüğü konusunda ilginç bir film: Malcolm X
Aslolan Kitaptır
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com


Labels: , , ,

Saturday, July 05, 2008

VERDİĞİNİZ HEDİYELER, HAYATLARI DEĞİŞTİREBİLİRLER (37)


Geniş bir sesli yayın arşivim vardır. İnternetten sesli yayınlar indiririm. Seminer kasetleri ve CD’ler satın alırım veya edinirim. Film seyretmeyi de çok severim ve görsel yayınlara da yabancı değilim, ama beni görsel anlamda “esir” almadıkları ve yolda veya ofisimde dinleyebildiğim için sesli yayınları çok kullanırım. Mesela bu yazıyı yazarken de, Pierre Lotti’nin “Pecheur D. Islande” adlı Fransızca bir eserini dinlemekteyim. Hikâye oldukça başarılı bir şekilde okunmuş ve ben de bu yazıyı yazarken bir yandan da bu hikâyeyi dinliyorum.

Yine böyle bir şeylerle meşgulken dinlediğim seminer kasetlerden birisinde, konuşmayı yapan iş adamı, bir kitabın onu nasıl etkilediğini anlatıyordu. Bu iş adamı bir kaza geçirmiş ve hastaneye yatıp ameliyat olması gerekmiş. Dostları da ona hastanede yatarken okuması için “Büyük Düşünmenin Büyüsü” adlı bir kitabı hediye etmişler. İş adamı bu kitabı okuduktan sonra, içinde bulunduğu sektöre çok farklı bir açıdan baktığını belirtiyor. Dediğine göre, kazandığı para ve zaman her ne kadar sektörden geliyor olsa da, okumuş olduğu kitabın bu sektörü daha iyi anlamasını sağlamış olmasından dolayı, başarısının ve zenginliğinin asıl kaynağı olarak o kitabı olarak görüyormuş.

Buna benzer bir olay da "kadife sesli" şarkıcı olarak tanımlanan Julio İglesia’ın başına gelmiş. Bir zamanlar futbolcu olan sanatçı, sakatlanıp hastaneye yatar. Uzunca bir süre tedavi görmesi gerekmektedir. Sürekli hastanededir ve hiçbir şey yapmadığı ve bütün gününü hastanede geçirdiği için de sıkılmaktadır. Bir gün dostlarından birisi ona bir gitar hediye eder. Julio İglesias, hediye olarak gelen bu gitarı “tıngırdatmaya” başlar. Gitar çalmayı pek fazla bilmemektedir. Fakat çok vakti olmasından ve bir de enstrümana ısınmasından dolayı gitar çalmayı öğrenir. Zaman içinde ustalaşır ve sözlerini kendisinin yazdığı şarkılarını besteler. Daha sonra ilk albümü çıkar ve albüm satışları günümüze kadar, 300 milyon gibi rekor bir rakama ulaşır.

Türkan Şoray'a karşı duyduğu sevgiyle ünlü bir Yunan sanatçı olan Stelios Kazancidis de bu konuda ilginç bir örnektir. Bu şarkıcı "Trakya Türkler'indir" diyecek kadar da açık sözlüymüş ve Türkiye'ye büyük bir sempati beslemekteymiş. Onun kaderi de Julio Igleias'ın kaderine benzer: Kazancidis, yoksul bir işçidir ve çalışırken güzel şarkılar söyler. Sesinin güzelliğinden etkilenen ustabaşı ona bir gitar hediye eder. Gitarıyla daha güzel şarkılar söylemeye başlayan Kazancidis, zaman içinde ünlü bir şarkıcı olur. Bu sanatçı 7 yıl önce vefat etti ve piyasaya yeni çıkan eski bir albümünü de Türkan Şoray'a duyduğu aşkla yazdığı söyleniyor.

Benim hayatımda da bu tür hediyeler önemlidir. Babamın bana aldığı ilk kitap, sevimli görüntüsü ve yaşıma uygunluğu sebebiyle, kitaplara önce ısınmamı, sonra da onları sevmemi sağlamıştır. Daha sonra aile dostlarımızdan birisinin bana hediye olarak getirdiği “Yuki” adlı çizgi roman da benim kitaplarla olan bağımı artırmıştır. Hayatımı değiştiren ve derinden etkileyen kitaplara ulaşmam konusunda köprü olan şey, bana hediye edilen bu sevimli masal kitabı ve “Yuki” adlı çizgi romandır.

Şu anda aklıma gelmeyen ama hayatlar değiştiren pek çok hediye hatırlıyorum. Belki de hediyeyi veren kişiler, bu hediyelerin onları alan kişilerin hayatlarını bu denli değiştireceklerini veya etkileyeceklerini bilmiyorlardı. Ama size basit görünen bir kitap, bir enstrüman veya başka bir şey, onu hediye olarak verdiğiniz kişinin hayatını değiştirebilir veya derinden etkileyebilir. Sözgelimi bir çocuğa hediye ettiğiniz ve odasının duvarına astığı bir dünya haritası, onda bir gezgin olma, yeni ülkeler keşfetme ve bu yönde bir hayat çizme eğilimi uyandırabilir.

Hediyelerin bir de kalpleri yumuşatmak gibi bir özellikleri vardır. Hediyelerin bu etkileri, maddî maliyetlerinden çok, hediye verilmesinin düşünülmüş olması, hediyenin alan kişi için anlamı vs gibi şeylerle ilgilidir. Hediye vermek, kişiler üzerinde, sizin kendi başınıza ortaya çıkaramayacağınız bir etki uyandırır. Sözgelimi, şunu çok düşünmüşümdür: Bir bayana çiçek veriyorsunuz, etkileniyor ve belki size karşı duyguları daha da olumlu bir hâle geliyor. Bu etkinin sebebi kimdir, siz mi, vermiş olduğunuz çiçekler mi, yoksa sizin ona çiçek vermiş olmanız mı? Sonuçta değer verdiğiniz birisini etkilemeye başarmışsanız, bu sorunun cevabı da çok önemli değil! Çünkü eylemin sahibi sizsiniz!

Başkalarına bir şeyler tavsiye ederken, onların hayatlarını daha iyiye doğru etkilemeyi veya değiştirmeyi hedefleriz. Ama genellikle, verdiğimiz hediyeler konusunda aynı farkındalığı taşımıyoruz.

Benim hediye olarak kitapları seçmemin bir sebebi de sanırım bu. İnsanları daha iyiye doğru bir dönüşüm ve değişime dâhil edebilecek en güçlü araçlardan birisi de kitaplardır. Ben dostlarıma veya öğrencilerime filmler, müzik albümleri, çikolatalar ve buna benzer şeyler de hediye ediyorum! Ama genellikle “hayatları değiştiren veya etkileyen” şeyler seçmeye çalışıyorum. Benim kültür dünyam da, bir bakıma bana hediye olarak gelen ilk kitabın bir eseri olduğuma göre, benim verdiğim bir hediye de başka birisinin hayatında bir fark ortaya koyabilir diye düşünüyorum.

Dolayısıyla hediye seçimine önem veriyorum. Karşımdaki kişinin durumuna, yaşına ve konumuna göre, ona bir şeyler katabilecek veya kendi ilgi alanında ilerlemesine katkıda bulunabilecek hediyeler vermeye çalışıyorum. Mesela bir ara “İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri” adlı bir kitapla tanışmıştım. Eşsiz bir kaynak olmasına rağmen, ne yazık ki, hakkıyla tanıtılmayan bu kitaptan birkaç dostuma ve büyüğüme hediye ettim. Bu hediyemi verirken, belki onların hayatlarında köklü bir değişiklik uyandırmayı hedeflememiştim, ama hayatlarına yeni bir değer katmayı hedeflemiştim.

Peki hediyeler her zaman kabul görür mü? Elbette hayır! Meselâ, Elvis Presley'in annesi de oğlu 9 yaşındayken ona bir gitar hediye etmiş. Çünkü bu bayan işe gittiği zamanlarda oğlunun iyi bir şeyle meşgul olmasını istemiş. Ama Elvis Presley, hediye olarak gitarı beğenmemiş ve onun yerine bisiklet istemiş! fakat anlaşılan daha sonra o da gitarı çok sevmiş!

Sevdiklerinize veya çevrenizdeki kişilere sıkça hediye verin ve hediyelerinizi başkalarının hayatlarını değiştirebilecek veya etkileyebilecek yapıtaşları gibi düşünün derim. Sizin dikkatle seçip-verdiğiniz bir hediye, hediyenizi kabul eden kişinin hayatına çok şey katabilir ve onun hayatını zenginleştirebilir!
-------------------------
www.savassenel.com
-------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Julio Iglesias Hakkında
Julio Iglesias'ın bir video klibi
Stelios Kazancidis Hakkinda

Labels: , ,

Thursday, June 19, 2008

VİZYON VE MİSYONUNUZ NETLEŞMEDİKÇE HAYATINIZ-GÜNUNUZ NETLEŞMEYECEKTİR (36)


Mesleğimin getirdiği bir durum olarak, bir çok kişi bana İngilizce öğrenmekle ilgili sorular sorarlar. Bu sorulara sorularla cevap verdiğim için, gelen cevapların zamanla bana öğrettikleri bir şey de, yabancı dil öğrenmenin de, aslında hayattaki her şey gibi, kişinin vizyon ve misyonuyla ilgisi olduğudur. Hayatıyla ve geleceğiyle ilgili olarak vizyonu net olmayan kişiler, İngilizce öğrenmekte de zorlanmaktadırlar.

Sadece İngilizce konusunda değil, herhangi bir konudaki kafa karışıklığında vizyonun net olmayışı en büyük etkendir. Geleceğe dair vizyonu net olmayan kişilerin, telefon söyleşilerinde, internette veya farklı yerlerde çok zaman harcadıklarını ama bir türlü bir yere varamadıklarını veya mutlu olmadıklarını görüyorum. Çünkü ne için çalıştıklarını bilmiyorlar.

Vizyon dediğimiz şey, geleceğe dair zihninizde taşıdığınız film veya görüntü anlamına gelir. Bu vizyonda, yani gelecekle ilgili bu filmde-resimde siz yer almıyor olabilirsiniz. Sözgelimi bir öğretmen olarak ben, öğrencilerimin veya benimle bir şekilde tanışmış olan kişilerin yabancı dil öğrenmeyi önemser hâle gelmelerini ve şu veya bu şekilde bir yabancı dili ve özellikle İngilizceyi öğrenmelerini isterim. Bu benim vizyonumdur. Ama ben, bu vizyon içinde olmayabilirim. Yani öğrencilerimle yolumuz bir şekilde ayrıldıktan sonra benim tavsiyelerime uyup verimli çalışmalar yapabilirler, İngilizcelerini iyi bir seviyeye getirebilirler ve benim bundan haberim bile olmayabilir. Yine de, bu durum, yine de benim vizyonumun gerçekleşmiş olduğu anlamına gelir.

Tarihimizden bir örnek vermek gerekirse, Çanakkale’de “yedi düvele” karşı savaşan askerlerimizin vizyonu Ülkenin bağımsızlığıydı. Ama bu askerlerin çoğu, sonradan gerçeğe dönüşen bu vizyonun içinde olamadılar. Çünkü cephede şehit oldular. Yine de ülkelerinin bağımsızlığı onların en net ve öz vizyonlarıydı ve gerçekleşmişti.

Bundan farklı olarak, vizyonunuz, sizin içinde bulunduğunuz, bir parçası olduğunuz veya başrolde oynadığınız bir film de olabilir. Mesela ailenizle daha rahat bir hayat sürmek, çocuklarınızın daha iyi şartlarda yaşaması ve sizin de buna keyifle tanık etmeniz, sizin ailenizle ilgili vizyonunuz, yani gelecekte gerçekleşmesini istediğiniz film olabilir. İçinde sizin de olduğunuz bir vizyon sahibi olmak da, sizin hakkınızdır. Kimse bir şey diyemez.

Bazı kişiler, vizyonları için çalışan kişileri “bencil” bulabilirler. Aslında bencilce olan şey bir vizyon sahibi olmak ve onun için çalışmak değil, başka kişilerin vizyonlarını, hayatlarını göz ardı ederek veya başkalarına haksızlık yapma pahasına kendi vizyonumuzu gerçekleştirmeye çalışmaktır.

Misyonsa, hayalinizdeki vizyonun gerçekleşmesi için seçtiğiniz yol veya her gün yapmanız gerektiğine karar verdiğiniz şeylerdir. Gelecekteki hayaliniz net bir şekilde biliyorsanız, misyonunuzu netleştirmeniz kolaydır. Mesela toplam kaliteye hizmet etmek istiyorsunuz ve bunu da benim gibi insanlara yabancı dil ve iletişim becerileri konusunda yardımcı olarak yapıyorsunuz veya yapmaya çalışıyorsunuz.

İşte bu noktadan sonra işler biraz kolaylaşır. Artık yapacağınız telefon görüşmelerinin, internet sohbetlerinin veya diğer etkinliklerin neye göre şekilleneceği belli olur. Bir yandan da farklı bir sıkıntı başlar. Çünkü vizyon ve misyonunuz, hayatınızda bir tasfiye-ayıklama gerektirir. Artık vizyon ve misyonunuza hizmet etmeyen şeyler yapmak istemezsiniz veya bunlara zaman harcadığınızda rahatsız olursunuz. Bu durumda, hayat içindeki ana etkinliklerinizi, arkadaşlıklarınızı, hobilerinizi ve diğer şeyleri vizyon ve misyonunuza hizmet edecek şekilde düzenlersiniz. Bu da değişim demektir ve her değişim sancılıdır.

Bu sancıya rağmen, vizyon ve misyonunuzu belirledikten sonraki zamanlarda, bir yere doğru gittiğinizi hissedersiniz ve duyumsarsınız. Gün geçtikçe, net sonuçlar almaya başlarsınız. Sözgelimi benim toplam kaliteye hizmet konusunda seçtiğim yöntemlerden birisi de yazmaktır. Yazmayı yavaşlattığım dönemler olmuştur. Ama tekrar başladım ve devam etim. Arkasından Bu yazılar internette içeriği zengin blogları ve daha sonra da bir kitabı meydana getirdiler. Her şeye değil birkaç şeye odaklanmanın ve devam etmenin ödülünü almış oldum.

Tercüme etmiş olduğum, vizyon ve misyonunuzu belirlemenize yardımcı olabilecek bir kitabın linkini aşağıda vermiş bulunuyorum. Bu kitapta size “paketlenmiş” bir vizyon ve misyon verilmemekte, doğru soruları sorarak bu iki şeyi tespit edebileceğiniz anlatılmaktadır.

Bu konuda biraz çaba göstermeniz gerekiyor, ama net bir vizyonun size getireceği net ve tatmin edici sonuçlar buna değecektir.
---------------------------
www.savassenel.com

Labels: , , ,

Monday, April 28, 2008

ASLOLAN KİTAPTIR (35)


Amerika’da yaşayan bir öğrencim, orada Türkiye’ye tatile gelmeyi planlayan bir grup Amerikalı eğitimci ve öğrenciyle tanışır. Onların Türkiye gezisiyle ilgili organizasyonlarında eksikler olduğunu görür ve herhangi bir kâr amacı gütmeden, kendi tatilini bu yaklaşık 30 kişilik grubun Türkiye’ye geliş tarihlerine denk getirerek, yardımcı olmak amacıyla onlarla birlikte Türkiye’ye gelir.

Gruptakilerin çoğu eğitimci ve öğrenci oldukları için, bu insanlar: “Türkiye’ye gelmişken bir okul da ziyaret edelim. Eğitim sistemi hakkında biraz fikrimiz olsun” derler. Bu arzu üzerine öğrencim de bir okuldan randevu alarak, bu eğitimci ve öğrenci grubuyla birlikte bu okulu ziyarete gider.

Bu ziyaretçi grubuna okulu dolaştıran ve o okulda çalışmakta olan genç öğretmen, oldukça havalı olan bilgisayar laboratuarını gruba öncelikli olarak gezdirir. Oradan sonra, bu öğretmenin “kütüphane” dediği bir yere geçerler. Ama burası “tam takır, kuru bakır” bir yerdir. Yani bu salonda, sadece kendi hallerinde ve yalnızlıkları içinde baygın duran birkaç eski kitaptan başka hiçbir şey yoktur. Öğrencim bu manzara karşısında, salonun adını İngilizceye “kütüphabe” olarak değil de, “etüt-çalışma salonu” olarak tercüme eder. Çünkü boş raflarla dolu bu yeri “kütüphane” olarak tanıtmasının Amerikalı grupta şaşkınlık uyandıracağını düşünür.

Öğrencim, bu durumu daha sonra, onlara okulu dolaştıran genç öğretmene anlatınca, ilginç ve bir o kadar da düşündürücü bir cevap gelir: “Hocam okulumuzda internet laboratuarı var, öğrencilerin kitaplara ihtiyacı yok!”

Bu cevap öğrencimi çok şaşırtır ve üzer. Kendisi bu olayı bana anlatırken, Amerika’da her okulun internet imkânları yanında, çok güzel birer de kütüphanesi olduğunu söyledi ve internetin anavatanı olan Amerika’da kitabın her zaman merkez olma durumunun her zaman korunduğunu da belirtti. Başka bir deyişle Amerikalıları etkileyen şey, bir okuldaki internet imkânlarından çok, iyi bir kütüphaneymiş.

Amerika, internetin anavatanıdır. Bu ülkede internet, aklınıza gelebilecek her türlü amaç için kullanılmaktadır. Öğrencim bir ara bana şaka yollu: “Sadece internete erişim hızı bile sizin Amerika’da yaşamaya ikna eder!” demişti. İnternetin bu denli yaygın ve hızlı kullanılabildiği bir ülke olmasına rağmen, bu ülkede okullar ve üniversiteler kütüphanelerinin zenginliği konusunda birbirleriyle yarışıyorlarmış.

Kitaplara dokunabilir, sarılabilir, onları çizebilir, hatta koklayabilirsiniz. Sayfalarını çevirirken çıkan hışırtının bile okuyucuya verdiği ayrı bir tat vardır. Bir kitaba odaklanmak, bir cam ekranda tek bir konuya odaklanmaktan daha kolaydır. Çünkü o cam ekran, milyonlarca sayfa bilgiyi, milyonlarca görseli ve bir o kadar filmi içinde barındırmaktadır. Bu kalabalıkta bir şeye odaklanmak bazen çok, ama çok zordur.

İnsanlar bir zamanlar, “televizyon çıkınca sinema ve radyo çok yaşamazlar, ölürler” düşüncesine kapılmışlardı. Ne kadar yanıldıklarını sizler de biliyorsunuz! Şimdi bazı kişiler, aynı ilişkiyi internetle kitap arasında kuruyorlar! Masaüstü, avuç içi ve kucak üstü (yani diz üstü!) bilgisayarlarının ekranlarından her türlü bilgiye ulaşılabileceğini, hatta ekrandan e-kitap yani elektronik kitap da okunabileceğini söylüyorlar. Benim buna itirazım yok. Ama yeni bir oyuncak görünce elindekini hemen atıp, yeni oyuncağa sarılan çocuklar gibi, her yeni şeyi, eskiden beri kullandığımız bir şeyin predatörü-yok edicisi gibi algılamak bence zihinsel bir sorundur.

Metallica adlı müzik grubunun konserlerinde transistorlü ses yükselteçleri (amplifikatörler) yerine, eski model lambalı ses yükselteçleri kullandığını bir dergide okumuştum. Yani yeni olan bir şeyin, eskiden beri var olan bir şeyi mutlaka devreden çıkaracağını düşünmek bence yanlıştır. Özellikle internetle kitaplar arasında bu ilişki nasıl kuruluyor, bunu hiç anlamıyorum.

Kitaplar, ailelerin, örgütlerin, cemaatlerin kısaca her türlü kurumun felsefesini üyelerine ve diğer bireylerine nakletmek için kullanabilecekleri en can alıcı araçlar olmaya devam edecekler.

Bilgisayar ve internet benim dünyamda da yer almaya devam edecekler. Ama benim herhangi bir konudaki vukufiyetimin-uzmanlığımın yol haritasını çizen ana unsur kitaplardır.

Ben de bir internet kullanıcısı ve yayıncısıyım. Ama yanıp-sönen bannerlardan, açılan sayfalardan ve üzerime boca edilen bilgiden çok ama çok yorulduğumu hissetmeye başladım. 41 yaşındayım ve interneti amaçlarım konusunda sahip olduğum bir farkındalıkla kullanabildiğimi düşünüyorum. Fakat özellikle son zamanlarda yeniden kitaplara odaklanmaya başladım. Kendime bir okuma programı yaptım. Çünkü bilgiyi her yerden alabilmekle birlikte, vukufiyetin kitaplarla geldiğini düşünüyorum.

Dolayısıyla, bir gece kütüphanemi elden geçirip, ilgilendiğim konularla ilgili 7-8 kitap seçtim ve onları günlük programıma ekleyip-okumaya başladım. Kitaplarla olan bağım hiçbir zaman kopmamıştır. Ama yeni bir kararla ve yeni bir programla, okumaya başladım.

Dünyanın neresine gidersem gideyim, diz üstü bilgisayarımı taşıdığım çantamda her zaman bir kitap ve bir defter olacak! Bu konuda kararlıyım!
----------------------------
www.savassenel.com
----------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Araba Satın Almak, Kitap Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: ,

Monday, April 21, 2008

ARTIK BAZI YAZILARIM BURADA OLMAYACAKLAR; BİR KİTABA TAŞINDILAR! (34)


Bugünlerde farklı bir sevinç yaşıyorum. Bu bloglarda görmeye alışkın olduğunuz yazıların bir kısmı buradan ayrıldılar. Buradan "taşınmış olan" yazılarım, Neden?Kitap Yayınevi’nden çıkmış bulunan “Hayatı Iskalama! Lüksün Yok” adlı kitapta toplandılar. Kitapta yer alacak yazıların içeriklerini çıkarıp, onların yerlerine kitabın kapak resminin de yer aldığı duyurular koyduğum için, hangi yazılarımın kitapta yer almış olduklarını sizler de görebilirsiniz. Kitabımı şu anda özellikle www.kitapyurdu.com adresinden, diğer internet kitap sitelerinden ve kitapçılardan edinebilirsiniz.

Kitaba doğru giden yazılarım, bir dostun önerisini dikkate almamla birlikte başladı. Sevgili arkadaşım Gökhan Yorgancıgil, bundan yaklaşık 3 yıl önce bana, kendime ait bir web sitesi açmakta ağır davrandığımı, istersem bloglarda yazabileceğimi söyledi. Ben de hemen internette bir blog açtım ve sonra o blogların sayısı 15’i buldu. İlkokuldan beri süregelmiş olan yazma alışkanlığım, böylelikle internete taşınmıştı.

Benim kendilerini çok iyi tanıdığım, ama beni hiç tanımayan bazı kişiler, (herhangi bir yazılı metinden yararlanabilecek bir bakış açısına sahip olmadıklarından olsa gerek) yazarlığın herhangi bir yararı olmadığını söylemişlerdi! Bu tür kişilerin söylediklerine burada yer vermemin sebebi, onların bu yöndeki düşüncelerini önemsemem değildir. Sizin de olumlu ve uzun vadeli çalışmalarınızla ilgili olarak bu tür yorumlar duyabileceğinizi ve vaz geçmemeniz gerektiğini vurgulama arzumdur. Ben yazmaya devam ettikçe, okurlarım beni buldu. Yazılarımın bir çok kişiye umut ve yeni açılımlar vermiş olduklarını görmüş oldum.

Derken, bir gün elektronik posta adresimde bir mesaj gördüm. Bu mesajda, Neden?Kitap Yayınevi’nin
Kıymetli Halka İlişkiler Sorumlusu Nazar Çiftpınar Hanımefendi, yayınevi olarak yazılarımla ilgilendiklerini ve yazılarımın bir kısmını kitap hâline getirmek istediklerini belirtmişlerdi. Ben de yayınevinin web sitesini inceledikten sonra, görüşebileceğimizi söyledim.

Daha sonra yayınevinin web sitesini inceledim ve ortak çalışmalar yapmaya hazır bir şekilde, Necati Bey ve Nazar Hanımla görüştük. Yazıların kitaba dönüşme serüveni bugüne geldi.

Bu kitabı, hayata gerçekçi ama bir yandan da olumlu bir perspektiften bakmayı becerebilen veya beceremeyen herkese önerebilir veya hediye edebilirsiniz. Ben, hayatın gerçeklerinden hiç de habersiz olmadığımı, aksine bu gerçeklere dair ciddî ve bazen de beni çok hırpalayan bir farkındalık taşıdığımı ve bunlarla birlikte yine de iyimser olabildiğimi düşünüyorum. Bu yazılarda romantik bir iyimserlik değil, acısı çekilmiş bir iyimserlik göreceksiniz.

“Olumlu mesajlar vermek kolay! Siz benim yaşadıklarımı nerden bileceksiniz?” tarzı ifadeler için cevabım da hazır!: “Sizler de benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz!” Bu yazılar, size arabesk gelebilecek bir tabirle "hüzün topladığı hâlde neşe dağıtmaya çalışan” bir şairin yazılarıdır.

Bu kitabı okuma kitabı olarak kullanabileceğiniz gibi, tartışma gruplarında ortak bir metin olarak kullanabilir ve fikir egzersizleri yapabilirsiniz. Hatta ders kitabı olarak bile kullanabilirsiniz. Yazılar deneme türünde yazılmışlardır ve maddeler hâlinde tavsiyeler vermektense, aslında bir şeyleri paylaşmayı amaçlamışlardır! Bu denemelere, yazarın yüksek sesle düşündüğü yazılar olarak da bakabilirsiniz.

Kitabım çıktığında onu çocuklarımdan birisi gibi bağrıma bastım. Çünkü bu yazılar ve sonunda onların bir kısmının toplandığı bu kitap, benim eserlerim gibi görünseler de, aslında onlar da, çocuklarım gibi, birer hediyedirler.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
"Hayatı Iskalama Lüksün Yok!" adlı şiir
Nazım Hikmet Ran Hakkında
Gökhan Yorgancıgil Hakkında
Gökhan Yorgancıgil ile yapılmış olan bir öportaj
www.kitapyurdu.com
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , , ,

YOKSULLUK, “ÖĞRENMEYE KAPALI OLMA HÂLİNİN” ARKADAŞI MIDIR, YOKSA BANA MI ÖYLE GELİYOR? (33)


Geçmişten bugüne eğitim ve iletişim üzerine kafa yorarken, yoksullukla “öğrenmeye kapalı olma hâlinin” birlikte yürüdüğünü gördüm. Yoksul olmak mı insanı öğrenmeye kapalı bir hâle getiriyor, yoksa insan önce öğrenmeye kapalı bir hâl kazanıp, sonra mı yoksullaşıyor? Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama ikisi, bir şekilde bir arada gidiyor. Başka bir deyişle, yoksulluk veya yoksunluk çeken kişiler, kendilerini bu durumdan kurtaracak olan bilgileri edinmek konusunda da kapalılar.

Yoksul ve çıkmazda olan insanların öğrenmeye açık olmadıklarını, sordukları sorulardan anlıyoruz. Genellikle “Bu durumdan nasıl kurtulabilirim? Bu konuda neler yapabilirim?” gibi sorular sormak yerine “Beni suçum nedir?” veya “Kader neden bana karşı acımasız?” gibi sorular sorarlar. Birinci gruptaki sorular, umut ve çaba dolu cevaplar getirirken, ikinci gruptaki sorular, hüzün ve karamsarlık getiriyorlar.

Bir eğitimci ve gözlemci olarak yoksulluğun ve yoksunluğun düşünce tarzından kaynaklandığını düşünüyorum. Bakış açısı zengin kişiler, şu ya da bu şekilde yoksulluk, yoksunluk veya maddî sıkıntı çekseler de, bunun kısa süreceğini ve geçici bir dönem olacağını düşünüyorum.

Acıkanlar, yemek yerler; susayanlar da su içerler. Aksi hâlde ölürüz. Yemek ve içmek, hayatta kalmanın şartlarından ikisi olduklarından dolayı olsa gerek, bunlar bizim seçimimize yer bırakmayacak şekilde, onlarla ilgili olarak bize kaçınılmaz birer farkındalık verilmiş konulardır.

Ama yoksulluk çeken bir kişi, bilgiye susuzluk çekmez. Yani derin bir şekilde ihtiyaç duyduğumuz bazı şeylerin susuzluğunu çekmiyor-hissetmiyor olabiliriz. İhtiyacımız olan bilgiyi almak için, otomatik olarak bir susuzluk veya yoksunluk hissi duymayız. Çünkü su, susuzluğun ilacıdır. Ama bilgi, suya götüren köprüdür. Dolayısıyla, gözü suda olan birisi, ne yazık ki köprüyü görmeyebiliyor.

Dolayısıyla yoksul insanlara bu farkındalığı vermek ve onlarda bilginin “su” kadar aziz olduğu fikrini uyandırmak, onlara yiyecek vermekten veya yardım yapmaktan daha önemlidir diye düşünüyorum.

Bir arkadaşımla sohbet ederken, çok ilginç bir tespitte bulunup, İşsizliğin alışkanlık yaptığını söyledi. Bu mümkündür çünkü yoksulluk ve işsizlik de birer rahatlık bölgesidir; bir kişi, eline geçen az bir parayla geçinmeyi, bundan keyif almayı zamanla öğrenebilir ve ailesinin sefil bir hayat sürerek sadece “hayatta kalması” fikrine alışabilir. Bu durum zamanla, “edinilmiş” ve artık çok da rahatsız etmeyen ve başa çıkılabilen “rutin bir “çaresizlik” hâline dönüşebilir.

Bunun örnekleri çoktur. Sizler de her yer de rastlayabilirsiniz. İşsiz olduğundan veya sıkıntı çektiğinden şikâyet eden bir çok kişiyi, günlük hayatlarında gözlemlediğinizde, aslında çok da mutsuz ve rahatsız olmadıklarının farkına varabilirsiniz. Eğer sigara, çay ve yemek gibi bazı asgarî ihtiyaçları karşılanıyorsa, pekâlâ öyle yaşayıp gidebilirler.

Bunun yanında yoksulluktan veya işsizlikten gerçekten şikâyet eden ve bu durumdan bunalmış olan bazı kişiler de, ne yapacaklarını gerçekten bilmiyor olabilirler.

Bu kişilere doğru bilginin, yaşadıkları dünyayı her gün biraz daha genişleteceğini anlatmak, bilgiye karşı susuzluk uyandırmak gerekir. Her insanda, onu hayallerine veya insanî bir hayata ulaştırabilecek beceri ve kaynak veya bu kaynaklara ulaşabilecek kapasite vardır. İnsanlara, sürekli maddî yardım yapmak yerine onların bu kaynaklara ulaşmaları konusunda yardımcı olunmalıdır.

Nitelikleri az veya yetersiz olduğu hâlde bunları geliştirmediği için işsizlik sıkıntısı çeken veya istediği işte çalışamayan, ama internette sohbet etmek için, klavye kullanmayı öğrenebilen bir genç, kapasitesiz veya yeteneksiz değildir. Sadece enerjisini nereye yönlendirmesi gerektiğini bilmiyordur; sohbetle geçen saatlerinde, aslında bilgisayar ve internet bilgisini artırabileceğinin farkında değildir.

Yapılması gereken en iyi şey, bir yolunu bulup insanların bilgiye susamalarını sağlamaktır diye düşünüyorum.
--------------------------------
www.savassenel.com
----------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Renkleri Bilmeyen Birisine Nasıl Davranalım?
İnsanları Bilgi Kaynaklarına Ulaştırmak O Kadar mı Zor?
Rahatlık Bölgesi Nedir?
Ramazan Ayı Geçti, Her Şey Bitti mi?
Levent Kırca ve Oya Başar Ne Yapmak İstiyorlar?
Başarıya Karşı Olan İnancınızın Zayıflığı Sizi Daha Bilge Birisi mi Yapar?
Gerçekten Çaresiz Olunduğu için Değil Çaresizlik Hissiyle Ölmek
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

Labels: , , ,

Wednesday, February 20, 2008

EĞİTİMLER/ SEMİNERLER PAZARLAYIP-SATABİLMEK İÇİN “BİLMİŞ” VEYA “UKELA” MI OLMAK LAZIM? (32)


Ben üniversitede çalışırken, bir gün idarecimizin ofisine inmiştim. Orada zaman zaman çaylarımızı içer, sohbet ederdik. Bir gün yine böyle bir sohbet esnasında istediğim bazı şeyleri yapamadığımı, günün büyük bölümünün yolda ve işte geçtiğini söylemiştim. Orada bulunan bir arkadaşımız, zaman yönetimi bilmenin bu konuda yardımcı olabileceğine dair bir şeyler söyledi. Bu arkadaş, seminerler ve eğitimler vermekteydi. Ben de, zaman yönetiminin önemini bildiğimi, ama günde 11 saatini işine ayırmak zorunda olan birisinin gerçekten de bazı şeylerden feragat etmek zorunda kaldığını söyledim. Sabah yedide servise biniyordum ve akşam altıda aynı yerde inip eve geliyordum. Dolayısıyla iş için harcadığım zaman günde 11 saat, hatta bazı zamanlar 12, 13 saati buluyordu. Akşamları da soru bankası yazıyordum ve 4500 soruluk bu çalışmayı bitirmem 2 yıl almıştı. Bu süre zarfında sosyal ilişkilerim zayıflamıştı. Benim sorunum zaman yönetimi değildi, tercihlerimdi. Onları da sorun olarak görmüyordum, sadece biraz da sıkılmıştım.

Fakat bu arkadaşımız benim durumumu anlama çabası göstermeden, yorumlarına devam etti. Kendimizi “kandırdığımızı”, zaman yönetimi hakkında fazla bilgimiz olmadığı gibi şeyler söyledi. Ben de sohbetin kısa sürmesi için, sadece dinledim ve daha sonra arkadaşımızın aslında bir semineri “satmaya” çalıştığının farkına vardım. Seminer satma gayretiyle, etraflarındaki kişilerin özel alanlarına girdiğinin farkında değildi. Önce meraklandırıp sonra anlatmıyordu. Doğrudan "anons" yapıyordu.

Bir gün yine başka bir eğitimci okulumuza gelip, bir seminer vermişti. Onu öğle yemeğinde ağırlayan grupta ben de vardım. Çocukluğumdan beri gelen ve hayata karşı duyduğum merakın etkisiyle ona bazı sorular sordum. Fakat aldığım cevaplar: “Yok efendim, öyle değil!” veya “hayır” gibi bence ters olan ifade ve kelimelerle başlıyordu. Baktım konuşması tat vermiyor, ben de soru sormayı bıraktım. Adamcağız: “Hazır üniversiteye geldik, birkaç seminer satalım” bari tavrıyla kendisinden geçmişti. İyice “havalanmış” olan egosuyla onu baş başa bırakıp kendimi leziz yemeklere verdim!

Ben yıllarca öğretmenlik yaptım ve takım arkadaşlarımızla birlikte yaptığımız eğitim çalışmalarıyla, belki on binlerce öğrencinin hayatını bir şekilde etkileyip-değiştirdik. “Kişisel gelişim danışmanı” gibi ne oldukları belirsiz ünvanlarımız olmadı. Bizler, sadece öğretmenlerdik, ama hayatları değiştirebiliyorduk.

Benim alternatif eğitim çalışmalarına itirazım yok. Aksine tanıdıklarıma ihtiyaçları olan konularda eğitim almaları gerektiğini her zaman söylerim. Zaten bu alternatif eğitime yönelik kitaplar tercüme ediyorum. Kişilerin belki de ihtiyaç duydukları ama farkında olmadıkları konular da olabileceğini ve bu konuların tespit edilebilmeleri için de uzmanlara danışmaları gerektiğini de belirtirim. Zaman yönetimi, finansal zeka vs. gibi konularda herkesin eksikleri vardır veya bir konuda iyisinizdir de daha iyi olmak istersiniz ve eğitim almanız yerinde bir tavır olur.

Ama eğitim veren kişilerin hayatın bütün sırlarını ve sorunlarını çözmüşler gibi, insanlara “bilgiçlik” yapmaları, oldukça rahatsız edici bir yaklaşım. Başka insanlara yardım etmek için kendinize ait bütün sorunları çözmüş olmanız gerekmiyor. Uzmanlığınızın tadına varın, ama biraz da tevazu iyidir değil midir yani? Ne dersiniz?

Peki bu insanlar neden böyle davranıyorlar? Cevabını vermeye çalışayım: Bir dostum anlatmıştı. İlk kez sahneye çıkmaya başlayan genç bir sanatçı, gelen tekliflere olumlu yaklaşıyor ve programı müsaitse “evet” diyormuş. Ama “evet” cevabını alanlar da bir daha arayıp, etkinlik tarihini teyit etmiyorlarmış. Daha sonra, bu genç arkadaş fazla mutevazı davrandığının farkına varıp, asistanını tembihlemiş. Asistanı da bu tembih üzerine sözgelimi: “Acaba beyefendi Çarşamba günü müsait mi?” diye soranlara: “Ne yazık ki müsait değil efendim” veya “programı çok yoğun, ama ben sizin için bakarım. Birkaç gün sonra yeniden arayın” şeklinde cevaplar vermeye başlamış. Bu sanatçı arkadaşımızın işleri artmış. Bu kişiyi tanıyorum ve de gerçekten mutevazı birisidir. Ama piyasanın dilini konuşmak zorunda kalmış ve ona da hak veriyorum.

Sizin de anlayabileceğiniz gibi, sanatçıları ve entelektüel kişileri bunları yapmaya zorlayanlar tüketici, alıcı kitlenin kendisi yani bizleriz. Mesela Neşet Ertaş, çok mutevazı bir sanatçıdır. Ama sanatıyla doğru orantılı bir refah düzeyine sahip midir? Ne yazık ki hayır! Fakat menajeri marifetiyle milleti peşinde koşturan ve "yeni yetme" bir popçu çok daha rahat bir hayat sürmektedir.

“Halkın mutevazı sanatçıları sevdiği” doğru olsa bile ödüllendirmediğini söyleyebilirim. Seminer veya eğitimler verebilmek ve kariyerlerini sürdürebilmek için "star" gibi hava atanlara da o kadar kızamıyorum. Çünkü ennihayetinde onlar da sahneye çıkıyorlar ve “Gösteri Dünyasında Tevazuya Yer Yoktur.”

Tek istediğim fazla abartıp da “bildiklerinin ukelası” bir tavır sergilemekten kaçınmaları.
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla İlgili diğer yazılar ve öneriler: Açılmasını istediğiniz linki/ satırı tıklayınız:
Tercümelerim
Gösteri Dünyasında Tevazuya Yer Yoktur!
“Anlatılacakları Tahmin Etmeyin, Sadece Sorup, Cevapları Dinleyin” Derim
İletişim Konusunda Yararını Gördüğüm İlkeler
Satış Sektöründen / İnsanlardan Bu Kadar Korkmaya Gerek yok!
Pazarlamada Yıkıcı Teknikler
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , ,