Wednesday, February 06, 2008

BAZI İŞVERENLER BİRAZ ABARTMIYORLAR MI? (31)


Türkiye’de gittikçe büyüyen nüfus ve artan iş gücü, bazı işverenleri bir yanılgıya itiyor. Dışarıda bekleyen bir sürü işsiz kişinin olması, onları düşük ücretle eleman çalışma konusunda daha da cesaretlendiriyor. Mantık şu: “Dışarda bir sürü işsiz veya işini değiştirmek isteyen kişi var. Öyleyse, bu rekabet ortamında, çalıştırdığım elemanlara fazla para vermeye gerek yok. Biraz da sindirme politikası uygularsak, bu iş tamam.”

Bu anlayış tarzının sahibine ihanet ettiği iki nokta var. “Nasılsa yerine koyacak adam çok” düşüncesiyle insanları “yıpratmak”, aslında kendini, kişileri ve kurumu yıpratmaktır. Dışarda ne kadar çok işsiz olursa-olsun, yapılan herhangi bir iş, asgarî bir özeni, dikkati ve kaliteyi gerektirmektedir. Çünkü kurum çalışanlarına makineler, projeler veya canlar emanet edilmektedir. İstihdam edilmediklerinin, aslında “kullanıldıklarının” farkında olan ve sürekli olarak aşırı bir geçim sıkıntısı çeken bu kişiler, acaba ne kadar verimli çalışabiliyorlar?

İşsizlik gerçeğini koz olarak kullanmanın işverene indirdiği ikinci darbe de şudur: Dışarıdaki işsiz insanların kaç tanesi sizin istediğiniz nitelikleri taşımaktadır? Yetişmiş elemanı işten çıkarıp, yerine bir başkasını bulmak o denli kolay mıdır? Bir dersanede müdürlük yapan bir arkadaşım şunları söylemişti: “Hocam telefona bakacak bir elemana ihtiyacımız var ve gazeteye ilan verdik. Bir kaç gün içinde, bu pozisyon için neredeyse 100 kişi başvurdu. Ama gelgelelim, başvuran bu kişilerin içinde telefonda konuşmayı bırakın, karşılıklı konuşmayı hakkıyla becerebilen kişi sayısı 5’i geçmiyor.”
Yüksek maaşın her şeyin çözümü olmadığının farkında olabilecek bir yaştayım. Ama haddinden fazla düşük maaşın taşıdığı “seni kullanıyoruz” şeklindeki mesajın bir insandaki meydana getirdiği kırgınlığı da gözlemleyebiliyorum.

Tekrar etmek gerekirse, iyi maaş da her şeyi açıklamaz. Esas olan insana ve emeğe saygıdır. Bir keresinde haftada bir gün gittiğim bir şirkette, şirketin satış müdürüyle bitişik masalarda oturuyorduk. Servis elemanından çay rica ettik. Satış müdürünün çayı cam bardakta servis edilmişti ve bana gelen çaysa plastik bardaktaydı. Elemana: “Bu nedir?” diye sordum. Cevabı komik ötesiydi: “Abi bulaşık çıkmasın, başka işlere bakayım diye böyle yaptım” dedi. Ben de: “Peki yan masaya gelen çay neden cam bardakta” dedim. “O, satış müdürü” dedi. Bu sefer onun diliyle konuştum: “Bak güzel insan, bu yaptığın bir kere adab-ı muaşerete aykırıdır. Bir mecliste herkese cam bardakta çay gelir. Meclistekilerin birisi küçük bir çocuksa ve yavrucağın bardağı kırıp, kendisini yaralama tehlikesi varsa, bu istisnadır. Ama burada çocuk yok. Elbette o müdürdür ve ona karşı saygılı davranmalısın. Ama ben de bu şirketin sahibiyle, onun tercümanı sıfatıyla dünyayı dolaşıyorum. Çin’in yaban ellerinde, evvel Allah, onun canı bana, benim canım ona emanet. Şimdi bir fincan çay kap-gel” dedim. Sevimli ve iyi niyetli birisi olan o kişinin, benim bulunduğum pozisyonun ağırlığının farkında olmayışı aslında şirket politikasından gelen bir eksiklikti.

İşverenler, elemanlarını elbette “evlatlık” almıyorlar ve çalışanlarının bütün ihtiyaçlarına cevap vermek zorunda da değiller. Ama her mesleğin gerektirdiği ve insanlık onuruna yakışan bir ücreti vardır. Pahalı cihazları veya büyük ciroları emanet ettiğiniz kişilere, dışarıda çok işsiz olduğu gerçeğine sığınarak komik maaşlar vermek ve Anadolu tabiriyle "başa kakmak", “sadece kendini kandırmaktır” diye düşünüyorum.

Kurum sahiplerinin ne gibi zorluklara katlandıklarını biliyorum. Modern dünyada dürüst bir şekilde iş kurmanın ve samimî davranmanın getirdiği bir çok dezavantaj var. Ben de iş dünyasındayım ve bütün bunları görebiliyorum. Fakat biraz palazlandıktan sonra “havaya girip” gerekli yatırımları yapmayı ihmal eden, kurumsallaşma ve satışta zaaf gösteren ve sonuşta aşikâr bir şekilde para kaybeden bir çok şirket var. Ne yazık ki bu şirketler zararlarını, çalışanların emeğinden kısarak karşılamaya ve bu şekilde hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.

Ne paranın, ne de servetin düşmanı değilim. Gıpta ederim belki, ama kıskanmam. Her şeyin bir bedeli var. Ailelerinin ve çalıştırdıkları kişilerin haklı beklentilerine cevaplar vererek yükselmiş insanlara, evler de, arabalar da, servet de yakışır. Allah onlara daha çok versin.

Ama bir eleman şirketin pazar pastasındaki payını artırıyorsa, getirdiği bu payın hepsini değil, ama birkaç dilimini de ona vermek gerekmez mi? Bir yere misafirliğe giderken, pasta veya tatlı aldıysanız, ev sahibi ne kadar hazırlık yapmış olsa da, ikram tabağına sizin getirdiğinizden de birkaç dilim koyduğunun farkına varmışsınızdır. Misafirliğe gelirken aldığınız pastanın çeşidini, aslında biraz da sizin beğeniniz ve damak tadınız belirler. Bir keresinde misafirliğe giderken pasta almıştım. Çok hoşuma giden bir görüntüsü vardı ve tahminen çok da lezzetliydi. Misafirliğimizi hoş bir şekilde yaşarken, ikram sırası geldi. Gözlerim gelen tabakta benim aldım pastadan da birkaç dilim aramıştı. Tabak çok güzel şeylerle dolu olsa da, benim aldığım pastadan bir dilimcik bile yoktu! Yaşadığım hayal kırıklığı çocukça olmasına rağmen, bir o kadar da doğaldı.

Demem şu ki, yanlış yerlerden kısmakla zengin olunmaz; zengin olunsa da mutlu olunmaz! Getirdiğimiz pastanın hepsini değil, sadece birkaç dilimini istiyoruz.

Çok şey mi istiyoruz?
Konuyla İlgili ve diğer yazılar ve öneriler: Açılmasını istediğiniz satırı tıklayınız:
Pozitif Hareket Etmek
Kısa Yoldan Daha Kısası Yoktur
Usta Çırağına Umutla Bakmıyorsa, Ne gelir Elden?
Savulun, sivil Grişimciler Geliyorlar!
”İnsan Kahrı” Çekmeden Lider Olunur mu?

-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

No comments:

Post a Comment